Sevgi, karşılıklı tanınma ve gerçekleşmemiş ihtimallerin yası üzerine

Bazı ayrılıklar bir insanın gitmesiyle başlamaz.

Bazen kimse gitmemiştir. Herkes hâlâ yerindedir. Telefonlar çalıyor, sofralar kuruluyor, hayat alışıldık akışını sürdürüyordur. Fakat insan, o ilişkilerin içindeki kendi varlığını eskisi gibi hissedememeye başlar.

Bir şey değişmiştir.

Başlangıçta neyin değiştiğini anlamak kolay değildir. İnsanların mı, ilişkilerin mi, yoksa bizim onlarla kurduğumuz anlamın mı?

Belki de ayrılık her zaman bir başkasından uzaklaşmak değildir. Bazen insanın, yıllardır içinde yaşadığı ilişki biçiminden ayrışmaya başlamasıdır.

Bir süredir ilişkilerimin içinde kim olduğumu düşünüyorum. Hangi yanlarım kendiliğinden var olabiliyor? Hangileri ancak belirli bir rolü sürdürdüğümde görünür oluyor? Ve bir başkasını anlamakla kendi ihtiyaçlarımı geri plana bırakmak arasındaki sınır nerede başlıyor?

Bu soruları sorarken geçmişime haksızlık etmek istemiyorum.

Çünkü insanın sevme biçimini yalnızca bilinçdışı ihtiyaçlarla, savunmalarla ya da eksikliklerle açıklamak, sevginin kendisine de haksızlık olabilir.

Ben anlamayı seçtim.

İnsanların davranışlarının ardındaki hikâyeyi merak etmeyi, farklılıkları tehdit olarak görmemeyi, başkalarının hayatını kendi korkularımın ölçüsüne göre değerlendirmemeyi seçtim.

İçine doğduğum toplumun insan ilişkilerine dair hazır hükümlerini sorguladım. Kimin nasıl yaşaması, kimi sevmesi, hangi yakınlıkların kabul edilebilir olduğu konusundaki kabulleri mutlak doğrular olarak görmedim.

Benim için özgürlük yalnızca kendi istediğim gibi yaşayabilmek değildi. Başkalarının da benden farklı yaşayabilme hakkını tanımaktı.

Bu, sevilmek ya da vazgeçilmez olmak için geliştirdiğim bir yöntem değildi.

Benim sevme biçimimdi.

Hâlâ öyle.

Fakat zamanla başka bir soruyla karşılaştım.

Bir insanı anlamak, onunla kurduğum ilişkinin bütün koşullarını kabul etmemi mi gerektiriyordu?

Birinin geçmişini, korkularını, kırılganlıklarını görebilirdim. Ama onu anlamam, davranışlarının benim üzerimde yarattığı sonuçları ortadan kaldırmıyordu.

Öyleyse neden bazen anlamak, kalmayı gerektiren bir sorumluluk gibi hissediliyordu?

Belki de özgürce seçtiğim bir değer, farkına varmadan kendi üzerimde kurduğum bir yükümlülüğe dönüşebiliyordu.

Ama burada kendi düşünceme itiraz etmem gerekiyor.

Bir insanı anlamak neden beni ondan uzaklaşmaya götürsün? Onun bana veremediklerini bilerek, kendi verebildiklerimi sunmaya devam edemez miyim?

Sevginin karşılık bulmaması, mutlaka kendimden eksildiğim anlamına mı gelir?

Belki de mesele ne kadar verdiğim değil, verirken ne kadar özgür olduğumdur.

Sevginin İlk Öğrenildiği Yer

Sevmek dediğimiz şeyin içinde birbirinden ne kadar farklı ilişkiler var.

Bir çocuğun anne babasına duyduğu sevgi, bir kardeşin ötekine bağlılığı, yıllarca birlikte yaşlanmış iki dostun yakınlığı, iki insanın birbirine duyduğu arzu…

Bütün bu ilişkileri aynı sözcükle adlandırıyoruz.

Sevgi.

Oysa hepsinde aynı şeyi yaşamıyoruz. Yine de ortak bir meseleyle karşılaşıyoruz: Bir başkasına yakın olurken kendimiz olarak kalabilmek.

Ailede başlıyor bu mesele.

Henüz kendimizi tanımlayamadığımız bir dönemde başkalarının korkuları, beklentileri ve arzularıyla karşılaşıyoruz. Kimin üzülmesine dayanamadığımızı, kimin öfkesinden çekindiğimizi, hangi davranışımızın onaylandığını öğreniyoruz.

Ama aile ilişkilerinde yalnızca bizden beklenenler yok. Bizim de beklediklerimiz var.

Bir ebeveynin korkusunu, kendi geçmişindeki hayal kırıklıklarını, duygusal olarak ulaşamadığı yerleri anlayabiliriz. Bazen sevgisini gösteremeyişini, bazen kendi ihtiyaçlarıyla o kadar meşgul oluşunu ki bizim ihtiyaçlarımızı fark edemediğini görebiliriz.

Onu anlamak, yaşadıklarımızı daha anlaşılır kılabilir.

Ama daha az incitici kılar mı?

Bir ebeveynin neden bizi yeterince göremediğini bilmek, görülmemiş olmanın bıraktığı boşluğu ortadan kaldırır mı?

Belki de aile ilişkilerinde karşılaştığımız en güç gerçeklerden biri, sevildiğimizi bilmekle ihtiyaç duyduğumuz biçimde sevilmiş olmak arasındaki farktır.

Bir ebeveyn bizi kendi imkânları ölçüsünde sevmiş olabilir. Ama bu, ihtiyaçlarımızın o sevginin içinde karşılandığı anlamına gelmez.

Üstelik çocuklukta bu ihtiyaçların karşılanması yalnızca bir sevgi meselesi değil, yetişkinlerin bakım sorumluluğudur. Çocuğun ebeveynini anlayabilmesi, onun eksikliklerini telafi etmekle yükümlü olduğu anlamına gelmez.

Peki yetişkin olduğumuzda ne olur?

Artık ebeveynlerimizin sınırlılıklarını daha iyi görebiliriz. Onların da kendi kayıplarından, korkularından ve karşılanmamış ihtiyaçlarından oluşan bir geçmişleri olduğunu biliriz.

Ama bu bilgi, geçmişte ihtiyaç duyduğumuz şeylerin önemini yitirdiği anlamına gelmez.

İnsan bazen yetişkinliğinde bile çocukluğundan kalma bir beklentiyi taşımaya devam eder.

Belki bir gün anlayacak.

Belki bir gün neden incindiğimi görecek.

Belki bir gün, yıllardır duymayı beklediğim şeyi söyleyecek.

Bu beklentinin karşılanmayabileceğini gerçekten kabul etmeye başladığımızda, yalnızca ebeveynimizin sınırlarıyla değil, kendi kaybımızla da karşılaşırız.

Çünkü vazgeçtiğimiz şey yalnızca bir beklenti değildir. Bir gün yaşanabileceğine inandığımız bir karşılaşmadır.

Ve bu vazgeçişin içinde tuhaf bir suçluluk belirebilir.

Sanki artık beklememek, sevmekten vazgeçmekmiş gibi.

Oysa insan, bir ebeveynin veremediklerinin yasını tutarken onu sevmeye devam edebilir. Onun yanında olmaya, ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye, hastalığında bakım vermeye devam edebilir.

Bunu yalnızca suçlulukla değil, kendi değerleriyle ve özgür iradesiyle de yapabilir.

Ama sevginin sahiciliğini ne kadar dayanabildiğimizle ölçmeye başladığımızda başka bir mesele ortaya çıkar.

Bir ebeveynin yalnızlığını görebiliriz. Fakat kendi hayatımıza ayırdığımız bir akşam neden bazen onu terk etmişiz gibi hissettirir?

Bir kardeşimizin kırılganlığını, tekrar tekrar düştüğü güçlükleri anlayabiliriz. Ama kendi ihtiyaçlarımızın yıllarca ertelendiğini fark ettiğimizde ne olur?

Belki de en çok, onun bir gün değişeceğini beklemekten vazgeçtiğimizde zorlanırız.

Çünkü o zaman yalnızca onun hayatının değişeceğine ilişkin inancı değil, onunla bir gün daha eşit, daha karşılıklı bir ilişki kurabileceğimiz umudunu da sorgularız.

Yine de bütün bunlar, artık vermememiz gerektiği anlamına gelmez.

Bazen vermek gerçekten kendi seçimimizdir. Karşılık beklemeden, içimizden geldiği için, sevdiğimiz için veririz.

Bazen de vermediğimiz anda kendimizi bencil ya da sevgisiz hissedeceğimiz için.

Dışarıdan aynı davranış gibi görünen şeylerin içeride ne kadar farklı anlamları olabilir.

Üstelik insan aynı anda hem vermek isteyebilir hem de vermek zorunda hissedebilir.

Bu yüzden ayrışmayı yalnızca hayır diyebilme becerisine indirgemek istemiyorum.

Çünkü özgürlük, davranışlarımızın başkaları üzerindeki sonuçlarından bağımsız olmak değildir. Verdiğimiz sözlerin, üstlendiğimiz sorumlulukların ve kurduğumuz bağların da bir gerçekliği var.

Belki de olgunlaşmak, hem kendi hayatımızın hem de ilişkilerimizdeki payımızın sorumluluğunu üstlenebilmektir.

Dostluk: Yakınlığın Değişen Biçimleri

Dostlukların aileden farklı olarak daha özgür bir alan açtığını düşünürdüm.

Aileyi seçmiyoruz ama dostlarımızı büyük ölçüde seçiyoruz. Ortak değerler, paylaşılan deneyimler, uzun sohbetler, anlaşmazlıklar, birlikte geçirilen yıllar…

Bir insanın hayatımda bulunmasını zorunluluktan değil, kendi isteğiyle seçmesini hep değerli buldum.

Ama gönüllü ilişkilerin de görünmez düzenleri var.

Kim daha çok arar? Kim buluşmaları organize eder? Kim anlaşmazlıkları konuşmaya açar? Kim ötekinin hayatındaki değişimi ilk fark eder?

Bazen dostluk yıllarca belirli bir ritimle sürer. Sonra taraflardan biri kendi hayatındaki değişimlerle meşgul olur. Eskisi kadar arayamaz, buluşmaları düzenleyemez, herkesin hayatına yetişemez.

İlişkinin alışılmış düzeni bozulur.

İşte o zaman dostluğun kendisiyle dostluğu sürdürme alışkanlıklarının ne kadar iç içe geçtiğini fark edebiliriz.

Ama bir dostun aramaması sevgisizliğin kanıtı değildir. İnsanların yakınlık kurma biçimleri ve hayatın farklı dönemlerindeki imkânları değişebilir.

Dostluk bir muhasebe defteri değil.

Yine de karşılıklılık diye bir şey var.

Bir dostumu her zaman ben aramak zorunda değilim; fakat bazen onun da beni merak ettiğini hissetmeye ihtiyaç duyabilirim.

Onun güçlüklerini dinlemekten içtenlikle mutluluk duyabilirim; ama kendi güçlüklerimin de o ilişkinin içinde yer bulmasını isteyebilirim.

Bunlar verilenle alınanın eşitlenmesini istemek değil.

Birbirimizin ihtiyaçlarının da gerçek olduğunu kabul edebilmek.

Bazen birbirimizi sevmeye devam ederiz ama artık aynı yakınlığı kuramayız.

Bu değişim geçmişteki dostluğumuzu değersizleştirir mi?

Belki de dostlukta ayrışmanın güçlüğü, birini hayatımızdan çıkarmak değil; onunla ilişkimizin değişmesine izin verebilmektir.

Sevginin Yetmediği Yer

Romantik yakınlıkta bütün bu sorulara arzu ekleniyor.

Bir insanın geçmişini anlayabiliriz. Öfkesinin ardındaki incinmişliği, kıskançlığının içindeki kaybetme korkusunu, bağımlılığının ruhsal işlevini, yakınlıktan uzaklaşmasının ardındaki savunmaları görebiliriz.

Edvard Munch, The Lonely Ones, 1899, ahşap baskı
Edvard Munch — The Lonely Ones, 1899. Ahşap baskı.

Fakat bir davranışın nedenini anlamak, o davranışın ilişkide yarattığı sonucu ortadan kaldırır mı?

Öfkenin geçmişini bilmek, onun karşısında duyduğumuz korkuyu geçersiz kılar mı? Birinin bağımlılığını anlamak, bu bağımlılığın ilişkide yarattığı güvensizliği tek başımıza taşımamızı mı gerektirir?

Bir insanın sadakatsizliğinin ardındaki onaylanma ihtiyacını ya da yakınlık korkusunu anlamak, onun seçimlerinin sorumluluğunu değiştirir mi?

Hayır.

Ama bazen anlamak, karşımızdakinin davranışlarını mazur görmesek bile onlarla yaşamayı sürdürmemizi kolaylaştırabiliyor.

Çünkü açıklayabildiğimiz şey üzerinde bir tür hâkimiyet kurduğumuzu hissediyoruz.

Nedenini biliyorsam, belki dayanabilirim.

Nedenini biliyorsam, belki değişebilir.

Nedenini biliyorsam, belki biraz daha beklemeliyim.

Oysa bir insanın neden böyle olduğunu bilmek, onun başka türlü davranabileceği anlamına gelmiyor.

Ve burada daha güç bir ihtimalle karşılaşıyoruz.

Ya karşımızdaki insan bize verebildiği sevgiyi gerçekten veriyorsa?

Ya bizden esirgediğini düşündüğümüz şey, onun kendi hayatında da sahip olamadığı bir kapasiteyse?

O zaman ne yapacağız?

Onun sevgisini yetersiz diye değersizleştirecek miyiz?

Yoksa kendi ihtiyacımızı, onun sınırlılıklarını anlayabildiğimiz için önemsiz mi sayacağız?

Belki de insanın kabul etmekte en çok zorlandığı şey, sevginin yokluğu değil, var olduğu hâlde yetmeyebilmesi.

Bir insan bizi sevebilir. Hayatında isteyebilir. Kaybetmek istemeyebilir.

Ama bizim onunla kurmak istediğimiz ilişkiyi istemeyebilir ya da kuramayabilir.

Bu durumda onun sevgisi gerçek olabilir.

Bizim karşılanmayan ihtiyacımız da.

Birbirini dışlamayan iki gerçek.

Ve bazen tam da bu yüzden ayrılmak zorlaşır. Çünkü karşımızda kolayca suçlayabileceğimiz biri yoktur.

Ama suçlayacak birinin olmaması, kaybın gerçek olmadığı anlamına gelmez.

Sevgi Bir Mübadele midir?

Sevgiyi hiçbir zaman bir mübadele olarak düşünmedim.

Bir dostumu dinlediğimde, bir gün beni aynı süre boyunca dinlemesini beklemedim. Bir aile üyemin zor zamanında yanında olduğumda, bunun gelecekte bana ödenecek bir borca dönüşmesini istemedim.

Bunlar benim sevme biçimimin parçalarıydı.

Ama sevginin bir mübadele olmaması, karşılıklılığa ihtiyaç duymadığı anlamına da gelmiyor.

Bir aile üyemin güçlüğünü anlayabilirim; ama benim güçlüklerimin de o ilişkinin içinde görülebilmesini isteyebilirim.

Bir dostumun yalnız kalma ihtiyacına saygı duyabilirim; ama kendi yakınlık ihtiyacımın da ilişki içinde bir yerinin olmasını bekleyebilirim.

Bir sevgilinin korkularını ve sınırlarını anlayabilirim; ama onunla kurduğum ilişkide benim arzularımın da gerçek sayılmasını isteyebilirim.

Belki de karşılıklılık, iki insanın birbirine aynı şeyi vermesi değil, birbirinin ihtiyaçlarının da gerçek olduğunu kabul edebilmesidir.

Ama burada kendime başka bir itirazım var.

Benim sevme biçimim neden daha doğru olsun?

Emek vermeyi, anlamayı, sorumluluk almayı, zorluklar karşısında hemen geri çekilmemeyi değerli buluyorum.

Peki bunları yapabilen insanlar daha mı gelişmiş?

Daha çok seven, daha çok veren, daha uzun süre kalan insan mutlaka daha mı olgun?

Sanmıyorum.

Çünkü ilişkisel olgunluk yalnızca ne kadar verebildiğimizle ölçülemez.

Ne zaman durabildiğimiz, karşımızdakinin istemediği bir şeyi vermemeyi öğrenip öğrenmediğimiz ve bir başkasının bizden farklı bir sevme biçimine sahip olmasına dayanıp dayanamadığımız da önemli.

Bir insan için sevgi, sık görüşmek ve hayatı paylaşmak anlamına gelebilir. Bir başkası içinse güven duymak, bağımsız alanları korumak ve gerektiğinde geri çekilebilmekle ilişkili olabilir.

İkisi de gerçekten sevebilir.

Ama biri diğerinin yakınlık ihtiyacını fazla talepkârlık, diğeri ötekinin yalnızlık ihtiyacını sevgisizlik olarak gördüğünde, birbirlerini kendi ihtiyaçlarının içinden değerlendirmeye başlarlar.

Öte yandan farklılıkla sorumluluktan kaçınmayı da birbirine karıştıramayız.

Bir insanın farklı bir sevme biçimine sahip olması başka, verdiği sözleri sürekli tutmaması ya da davranışlarının sonuçlarını üstlenmemesi başka.

Başkalarının farklılığına saygı duymak, ilişkide yaşanan her şeyi kabul etmek anlamına gelmiyor.

Ama kendi ihtiyaçlarımın meşruluğu da benim sevme biçimimi evrensel bir ölçüye dönüştürmüyor.

Ötekini Tanımak: Jessica Benjamin

Jessica Benjamin’in karşılıklı tanınma üzerine düşünceleri burada benim için başka bir anlam kazanıyor.

Bir başkasını gerçekten tanımak, onun bizim ihtiyaçlarımızdan bağımsız bir özne olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

Ama burada bir paradoks var.

Benim değerli olduğumu söyleyen kişinin bunu kendi özgür iradesiyle söylemesini isterim. Beni sevmesini istediğim insanın, beni gerçekten kendi arzusuyla sevmesini isterim.

Fakat onun ayrı bir özne olduğunu kabul ettiğim anda, beni istediğim biçimde sevmeme ya da benimle aynı yakınlığı istememe ihtimalini de kabul etmek zorundayım.

Yani tanınmayı mümkün kılan şey, tanınmamanın ihtimalini de beraberinde getiriyor.

Bir ebeveyn yetişkin çocuğunun kendisinden farklı bir hayat istemesini kabul edebilir. Çocuk da ebeveyninin bu ayrışma karşısındaki üzüntüsünü gerçek bir duygu olarak görebilir.

Ama çocuğun ebeveyninin üzüntüsünü tanıması, hayatını o üzüntünün sınırları içinde yaşamasını gerektirmez.

Bir kardeş diğerinin güçlüğünü kabul edebilir. Diğeri de yardım eden kardeşin sınırsız bir kaynağı olmadığını görebilir.

Romantik ilişkide ise iki insan birbirini sevebilir, birbirinin ihtiyaçlarını anlayabilir ve yine de birlikte yaşayabilecekleri bir ilişki kuramayabilir.

Karşılıklı tanınma her zaman uzlaşmayla sonuçlanmaz.

Bazen birbirimizin arzularını tanımak, o arzuların aynı ilişkide buluşamayacağını da kabul etmektir.

Bir insanın beni kendi biçiminde sevmesi, benim o sevginin içinde doyum bulmak zorunda olduğum anlamına gelmiyor.

Ama benim doyum bulamamam da onun sevgisini geçersiz kılmıyor.

İki ayrı insanın gerçekliği, birbirini ortadan kaldırmadan yan yana durabiliyor.

Peki bu iki gerçek yan yana durabildiğinde, ilişki mutlaka devam edebilir mi?

Hayır.

Bazen birinin sunabildiği yakınlık, diğerinin o ilişkinin içinde yaşayabilmesine yetmez.

Belki de karşılıklı tanınmanın en güç sınavı, birbirimizin farklılığını kabul ederken bu farklılığın sonuçlarına da dayanabilmektir.

Hiç Yaşanmamış Bir İhtimalin Yası

Freud’un yas üzerine düşüncelerini hatırlıyorum.

Bir kayıpla karşılaştığımızda yalnızca dış dünyadaki bir kişiden ya da ilişkiden vazgeçmeye çalışmıyoruz. Ona bağladığımız umutlar, anlamlar ve kendimize ilişkin tasarımlar da sarsılıyor.

Vilhelm Hammershøi, Moonlight, Strandgade 30, 1900–1906
Vilhelm Hammershøi — Moonlight, Strandgade 30, 1900–1906. The Metropolitan Museum of Art.

Ama bazı kayıplar, bir insanın hayatımızdan çıkmasıyla gerçekleşmiyor.

Bazen o insan hâlâ hayatımızdadır. Görüşürüz, konuşuruz, birlikte vakit geçiririz. Fakat bir gün, ondan beklediğimiz şeyin belki de hiçbir zaman gelmeyeceği ihtimaliyle karşılaşırız.

Bir ebeveynin bizi nihayet anlayacağına inanabiliriz.

Bir kardeşin kendi hayatının sorumluluğunu alacağına, bizimle daha eşit bir yakınlık kuracağına inanabiliriz.

Bir dostluğun yeniden eskisi gibi olabileceğini düşünebiliriz.

Bir sevgilinin aramızdaki mesafeyi kapatacağını, ilişkideki ihtiyaçlarımızın bir gün karşılık bulacağını umabiliriz.

Ve bazen yıllarca yalnızca o insanlarla değil, onlarla bir gün kurabileceğimiz ilişkiye ilişkin umutlarımızla da yaşarız.

Peki bu umudun kaybı neden bu kadar acı veriyor?

Çünkü kaybettiğimiz şey henüz gerçekleşmemiştir.

Bir ebeveynden duymayı beklediğimiz söz hiç söylenmemiştir. Bir kardeşle kurmayı umduğumuz ilişki hiç kurulamamıştır. Bir sevgiliyle yaşayacağımızı düşündüğümüz yakınlık hiç yaşanmamıştır.

İnsan hiç sahip olmadığı bir şeyin yasını nasıl tutar?

Belki de yasını tuttuğumuz, o şeyin kendisinden çok, gerçekleşebileceğine duyduğumuz inançtır.

Ve bu inançtan vazgeçmek bazen sevdiğimiz insandan vazgeçmek gibi hissettirir.

Çünkü umut etmeyi bırakırsam, onu terk etmiş mi olurum?

Bir ebeveynin artık değişmesini beklememek, onu olduğu gibi kabul etmek midir; yoksa onunla aramızdaki ilişkinin başka türlü olabileceğine ilişkin son ihtimalden vazgeçmek mi?

Bir kardeşin hayatını düzeltmeye çalışmayı bırakmak, onun kendi hayatıyla karşılaşmasına izin vermek midir; yoksa onu yalnız bırakmak mı?

Bir sevgilinin verebileceğinden fazlasını beklememek, onun sınırlarını tanımak mıdır; yoksa kendi arzumdan vazgeçmek mi?

İşte suçluluk bazen tam burada beliriyor.

Sanki umudu sürdürmek sevginin kanıtı, umuttan vazgeçmek ise sadakatsizlikmiş gibi.

Oysa bir insanın değişmesini istemekle onun değişmesinin sorumluluğunu üstlenmek aynı şey değil.

Bunu biliyorum.

Ama insanın zihninde kabul ettiği bir gerçeğin duygusal dünyasında yer bulması zaman alıyor.

Belki de yasın en zor tarafı, yalnızca karşımızdaki insanın değişmeyeceği ihtimalini kabul etmek değil. Onun değişmesini bekleyen kendi yanımızla da karşılaşmak.

Yıllarca bir gün anlaşılacağına inanan çocukla.

Bir gün daha eşit bir ilişki kurulabileceğini uman kardeşle.

Bir gün karşılıklı bir yakınlık yaşanacağına inanan sevgiliyle.

Belki bu yanlarımızı yok etmek değil, artık bütün hayatımızı onların bekleyişi etrafında kurmamayı öğrenmek gerekiyor.

Çünkü insan bazen yalnızca karşısındakini değil, o ilişkide kim olduğunu da kaybediyor.

Hep anlayan, bekleyen, onarmaya çalışan kişi olmaktan ayrışmak; kendimize ilişkin eski bir tasarımdan da ayrışmak anlamına geliyor.

Ve belki de bu yüzden suçlulukla yas birbirine karışıyor.

Bir yanımız artık beklemek istemiyor.

Başka bir yanımız, beklemeyi bırakırsa sevgisinin de sona ereceğinden korkuyor.

Oysa bir insanı sevmeye devam ederken, onunla kurulmasını umduğumuz ilişkinin yasını tutmak mümkün olabilir.

Vermek ile Kendinden Eksilmek: Winnicott

Winnicott’ın sahici kendilik üzerine düşünceleri burada başka bir anlam kazanıyor benim için.

İnsanın çevresine uyum sağlayabilmesi başlı başına bir sorun değil. İlişkilerin sürdürülebilmesi için belirli ölçüde uyum gerekiyor. Hepimiz zaman zaman kendi isteklerimizi erteliyor, sevdiğimiz insanların ihtiyaçlarına yer açıyoruz.

Peki uyum hangi noktada kendi varlığımızı geri plana itmeye başlıyor?

Bir ilişkiyi sürdürmek için bazen kendimizden ödün vermemizle, ancak kendimizden ödün verdiğimizde ilişkiyi sürdürebilmemiz arasında önemli bir fark var.

İlki yaşamın ve yakınlığın bir parçası olabilir.

İkincisinde ise insan, ilişkinin içinde kendisine ne kadar yer kaldığını sorgulamaya başlıyor.

Yine de geçmişteki bütün seçimlerimi bir uyum zorunluluğu olarak yorumlamak istemiyorum.

Çünkü sevdiğim insanlar için yaptığım her şey, kendimden vazgeçtiğim anlamına gelmez.

Bazen gerçekten vermek istedim.

Bazen gerçekten kalmak istedim.

Bazen bir başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacımın önüne koymak, o anki özgür seçimimdi.

Sorun vermek değildi.

Sorun, artık vermek istemediğimde ya da veremediğimde kendime ne kadar izin tanıdığımdı.

Bir ilişkinin içinde kendimizden bir şeyler vermekle, ilişki sürebilsin diye kendimizden sürekli eksilmek arasındaki farkı anlayabilmek.

Belki de sahici kendilikle ilişki içinde uyum sağlayabilmek arasındaki gerilimi en iyi anlatan ayrım bu.

Ama burada bile kendimi bütünüyle tanıdığımdan emin olamam.

Bir şeyi özgürce seçtiğimi düşünürken suçluluktan kaçıyor olabilir miyim?

Bir sınır koyduğumu düşünürken sorumluluktan uzaklaşıyor olabilir miyim?

Bir insanı olduğu gibi kabul ettiğimi söylerken, onun bir gün değişeceğine ilişkin umudumu hâlâ koruyor olabilir miyim?

Belki de insanın kendi arzusuna dönüşü, bir kez gerçekleşen ve ardından tamamlanan bir farkındalık değil.

Kendi seçimlerinin nedenlerini tekrar tekrar sorgulamayı gerektiren bir süreç.

Sınır mı, Duvar mı?

Son yıllarda sınır koymak neredeyse başlı başına bir erdem gibi anlatılıyor.

Oysa her sınır özgürleştirici değil.

Bazen kendimizi koruduğumuzu düşünürken ötekiyle karşılaşma ihtimalinden uzaklaşıyoruz. Bazen bağımsızlık dediğimiz şey, ihtiyaç duymanın yarattığı kırılganlıktan kaçınmaya dönüşüyor.

Sınır ile duvar arasındaki farkı burada arıyorum.

Sınır, iki ayrı varlığın birbirine temas edebilmesini mümkün kılabilir. Duvar ise bu teması bütünüyle engelleyebilir.

Ayrışmak, ilişkiden kopmak zorunda olmak değildir.

Birini sevmeye devam ederken onunla aynı hayatı sürdürmemeyi seçebiliriz. Bir dostluğun biçimini değiştirebiliriz. Ailemizin beklentilerinden farklı bir yaşam kurabiliriz.

Ama her uzaklaşmayı da ayrışma olarak adlandıramayız.

Bazen kaçıyoruz.

Bazen incinmemek için kimseye yaklaşmamayı seçiyoruz.

Bu yüzden kendime yalnızca “Nerede hayır demeliyim?” diye sormak yetmiyor.

“Bu hayır, hangi ihtiyacımı koruyor? Hangi sorumluluğumdan uzaklaştırıyor? Ve ilişki kurma ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmadan söylenebilir mi?” diye de sormalıyım.

Belki de ayrışmanın ölçütü ne kadar uzaklaşabildiğimiz değil, yakınlığın içinde ne kadar ayrı kalabildiğimiz.

Ya Hiç Arzuladığım Biçimde Sevilmezsem?

Yine de bütün bu düşünceler beni asıl korkuma götürüyor.

Ya hiç arzuladığım biçimde sevilmezsem?

Kusursuz bir sevgiyi kastetmiyorum. Her ihtiyacımın karşılandığı, hiç incinmediğim, hiçbir çatışmanın yaşanmadığı bir ilişkiyi de.

Kendi varoluşumdan vazgeçmeden yakınlık kurabildiğim, arzumun ve ihtiyaçlarımın karşımdaki insanın arzusu ve ihtiyaçları kadar gerçek sayıldığı, farklılıklarımızın birbirimizi ortadan kaldırmayı gerektirmediği bir sevgiyi kastediyorum.

Bunun herkes için aynı anlama gelmediğini biliyorum.

Ama kendi arzumuzu tanımak, herkesin onu karşılayabileceğini varsaymak değildir.

Belki de tam tersidir.

Ne istediğimizi bilmek, herkesin onu veremeyebileceğini kabul etmeyi de gerektirir.

Benim korkum, böyle bir sevgiyi hak edip etmediğimden çok, kendi hayatımda bu karşılıklılıkla hiç karşılaşamama ihtimali.

Çünkü bugüne kadar deneyimleyemediğim bir şeyin gelecekte de mümkün olmayabileceği düşüncesi, insanın önünde tuhaf bir boşluk açıyor.

Geçmişimin geleceğim hakkında kesin bir hüküm vermediğini biliyorum.

Ama bilmek, korkuyu ortadan kaldırmıyor.

Ve burada kendime son bir itirazım var.

Benim arzuladığım biçimde sevilmek istemem, karşımdaki insanın benim gibi sevmesini istemekle aynı şey mi?

Onun da benim kadar emek vermesini, benim kadar anlamasını, benim kadar kalmasını beklediğimde gerçekten karşılıklılık mı arıyorum?

Yoksa kendi sevme biçimimi ilişkinin ölçüsü hâline mi getiriyorum?

Bu sorunun cevabını kolayca veremiyorum.

Çünkü bir yandan kendi ihtiyaçlarımı küçümsemek istemiyorum. Diğer yandan başkalarının sevgisini, benimkine benzemediği için daha az değerli saymak da istemiyorum.

Belki de aradığım şey, benim gibi seven biri değil.

Benim sevgimle karşılaşabilen, kendi sevgisinin sınırlarını saklamadan benim ihtiyaçlarımı da gerçek kabul edebilen biri.

Ama bu karşılaşmanın her zaman mümkün olmadığını da biliyorum.

İki insan birbirini sevebilir ve yine de birbirinin arzuladığı ilişkiyi kuramayabilir.

Bunu kabul etmek, sevginin değersizliğini değil, bazen sevginin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.

Ötekinin Sınırında Kendi Arzum

Öyleyse ötekinin sınırlarını kabul ettiğimde, kendi arzumun sorumluluğunu nasıl üstleneceğim?

Çünkü bir başkasının bana veremeyeceği şeyi kabul etmek, onu artık arzulamadığım anlamına gelmiyor.

Onun sınırını tanıyabilirim. Beni sevdiği biçimi küçümsemeden, verebildiklerinin gerçekliğini kabul edebilirim. Ama bütün bunlar, benim içimde o sevgiyle karşılanmayan arzuyu ortadan kaldırmıyor.

Üstelik kendi arzuma sadık kalmak, onun mutlaka gerçekleşmesini istemekle aynı şey mi?

Bir insanı sevmeye devam edebilirim. Onunla kurmak istediğim ilişkinin mümkün olmadığını da görebilirim. Bu iki gerçeğin arasında nasıl yaşayacağımı ise henüz bilmiyor olabilirim.

Belki de arzumun sorumluluğunu almak, onu gerçekleştirme yükümlülüğünü ötekine bırakmamaktır.

Ama bu, arzumu susturmam gerektiği anlamına da gelmez.

Burada ince bir ayrım var.

Bir insanı arzulamak başka, o insanın bir gün benim arzuladığım kişiye dönüşmesini beklemek başka.

Onunla yaşayamadığım yakınlığın acısını hissetmek başka, hayatımı o yakınlığın bir gün gerçekleşeceği ihtimali etrafında kurmak başka.

Peki bu ayrımı gerçekten yapabildiğimde ne olur?

Arzum değişir mi? Yönünü mü değiştirir? Yoksa aynı yerde kalır da ben onunla başka türlü yaşamayı mı öğrenirim?

Bilmiyorum.

Belki de kendi arzumla karşılaşmak, onu bütünüyle tanıdığım ya da nasıl gerçekleştireceğimi bildiğim bir an değil.

Onu ne ötekinin değiştirmesi gereken bir eksiklik ne de benim susturmam gereken bir talep olarak gördüğüm yerde başlıyor.

Bu yüzden geçmişteki bütün sevgimi bugünkü farkındalığımla yargılamak istemiyorum.

Bazı ilişkilerde özgürce verdim. Bazılarında vermeye devam etmekten başka bir yol göremedim. Bazılarında ise karşımdakinin verebildiği sevgiyi kabul ederken kendi ihtiyacımı ertelediğimi çok sonra fark ettim.

Ama bunların hiçbiri, sevme biçimimin bütünüyle yanlış olduğu anlamına gelmiyor.

Ben hâlâ anlamayı, farklılıklara alan açmayı, sevdiğim insanların yanında olmayı değerli buluyorum.

Değişmesi gereken mutlaka sevgim değil.

Belki de o sevginin içinde taşıdığım beklentilerle, kendi arzum arasında kurduğum ilişki.

Yine de bunu yeni bir buyruğa dönüştürmek istemiyorum.

Çünkü sevgi bazen gerçekten bedel ödemeyi gerektirir. Zamanımızdan, rahatımızdan, alışkanlıklarımızdan, hatta kimi arzularımızdan vazgeçtiğimiz anlar olur.

Mesele hiçbir bedel ödememek değil.

O bedeli hangi özgürlük içinde ödediğimizi ve karşılığında neyi beklediğimizi kendimize sorabilmek.

Ayrışma, başkalarını anlamaktan vazgeçmek değildir. Başkalarını anlamanın bedelini sürekli kendinden ödemek zorunda olmadığını fark etmektir.

Bir insanı sevmeye devam etmekle onun hayatında benden beklediği yerde kalmak aynı şey değil.

Onun sevgisini inkâr etmeden, o sevginin benim için yeterli olmadığını kabul edebilirim.

Kendi ihtiyaçlarımı korurken onun sevgisini küçümsemek zorunda değilim.

Ve bir başkasının ihtiyaçlarına yer açarken kendi arzumu ortadan kaldırmak zorunda da değilim.

Ama bunları söyleyebilmek, nasıl yaşayacağımı bildiğim anlamına gelmiyor.

Daha çok, eski cevaplarının artık yetmediğini fark etmiş bir insanın belirsizliği.

Bazı ilişkilerimin biçimi değişebilir. Bazıları sona erebilir. Bazılarıysa ancak benim değişimime de yer açabildiklerinde sürebilir.

Bunun ne kadarının kayıp, ne kadarının dönüşüm olduğunu henüz bilmiyorum.

Geçmişte sevdiğim insanları, sırf bugün başka bir yerde duruyorum diye değersizleştirmek istemiyorum.

Kendi sevgimi de.

Çünkü benim özgürlük mücadelem kimseye ihtiyaç duymamak için değildi.

Birine ihtiyaç duyduğumda kendim olmaktan vazgeçmek zorunda kalmamak içindi.

Şimdi hâlâ aynı sorunun etrafında dolaşıyorum:

Bir insanı, onun bana verebildiği sevgiyi küçümsemeden; kendi ihtiyaçlarımı da inkâr etmeden sevmeye devam etmenin bir yolu var mı?

Belki bazı ilişkilerde var.

Bazılarında ise sevgi devam etse bile yakınlığın biçimini değiştirmek gerekiyor.

Bunu henüz tam olarak bilmiyorum.

Ve belki de bütün bu düşüncelerin sonunda vardığım yer, kendimi korumayı öğrenmiş bir insanın huzuru değil; kendi arzumdan artık eskisi kadar kolay vazgeçememenin huzursuzluğu.